Yeşildeki gri, grideki yeşil: İşçi sınıfını tanımak (soL)

“Gri teoridir, dostum, yeşil yaşamın sonsuz ağacıdır”, der Lenin Nisan Tezleri’nde. Lenin, tüm hayatı boyunca, yaşamın ve pratiğin en yakın takibine yönelmiştir. Ve devrimi, sürekli bir ihtimal olarak ele alır. Somut durumun tahlili onun için devrimin olabilirliği ve güncelliğidir. Bu yüzden “somut durumun somut tahlili” deyince ilk olarak Lenin geliyor aklımıza, Marx ve Engels farklılarmış gibi. Adı geçenlerin yöntemleri üzerine çok şey söylendi. Bu yazı mevcut iddialar denizine yenilerini katmayacak. Ama somut durumun somut tahlili konusunda kuruculara olan teşekkür borcumuzu hatırlatacak.

Bugün salgın sonrası bir siyaset öreceksek, bizim de bakmamız gereken en önemli yer emekçilerin somut yaşam pratikleridir. Böyle demekle Marx ve Engels tarafından açılıp diğerleri tarafından geliştirilen ilişkiler dünyasına da girmiş oluyoruz. Son dönem entelijansiyanın ağırlıklı olarak iddia ettiğinin tersine, Marx bu dünyanın kapısını açıp birkaç dokunaklı söz söyledikten sonra oradan ayrılmamıştır. Hep oradadır. Engels’in işçi sınıfını anlamada ve açıklamada kullandığı etnografi ve Marx’ın işçiler için hazırladığı anket başta olmak üzere pek çok çaba bu yorumu doğrular.

Etnografi araştırmacının incelediği topluluğun yaşamına yoğun ve etkin katılması, yüz yüze görüşerek bu yaşamlara dair iktisadi, siyasi ve kültürel boyutları derin ve ayrıntılı yansıtmasıdır. Tarihin bize gösterdiği en önemli etnograflardan biri olan Engels ve en çarpıcı etnografik araştırmalardan biri olan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, somut durumun somut tahliline giriş yapabileceğimiz önemli kapılardan biridir. 

Engels 1842 yılında yirmi ikinci yaşında iken İngiltere’ye gitti. 1842 ile 1844 yılları arasında Londra’nın, Leeds’in, Manchester’ın gürültülü caddelerinde ve işçi mahallelerinde emekçi sınıfların yaşamına katıldı. Emekçilerle, onların yaşam koşullarını başkalarına aktarıp iyileştirme talebinde bulunmayı hedefleyen bir gözlemci olarak değil, emekçi sınıfların gündelik pratiklerinin bilgisini onlarla beraber üretip, bu bilgiyi onların mücadelesinde kullanıma sunan bir devrimci olarak ilişki kurdu. Bu da Engels’in, İngiliz işçi sınıfını yalnızca fabrikalarda değil, gündelik hayatın içinde analiz etmesini ve üretim noktası ve gündelik hayatın organik birliğine vurgusunu anlaşılır kılar. Artık biliyoruz ki o kenar mahallerde dolaştı, emekçilerin yoksulluğunu ve sefaletini yüklendi. Çalışmalarını okuyanların zihinlerine “işyeri gündelik hayatın üretildiği bir andır ve işyeri dışındaki hayatı da belirleyici bir güce sahiptir” fikri düşüyorsa nedeni budur.  

Engels’in sınıfın bütününü gören yaklaşımı söz konusu deneyimlerden ayrı tutulamaz. Kitabın yayınlandığı dönemde yapılan diğer çalışmalar işçi sınıfının bazı kesimlerini araştırırken, Engels sınıfın bütününü ele aldı. Engels’ten hareketle yapılması gereken, olgusal olarak var olan farklılıkları görmezden gelmek değil, tüm bu parçalanmışlığı ve farklılığı ortaya çıkaran temel ortaklık zeminini ve temel tarihsel eğilimi çözümlemektir. 

Engels, eserinde işçi sınıfının durumunu gözden geçirmek ve betimlemekle yetinmedi, bu durumun toplumsal ve siyasal sonuçlarını da çözümlemeyi amaçladı. Dolayısıyla İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, sınıf üzerine çalışırken salt anlamak değil, teorik bir kavrayışa da sahip olmak imkanlarını içerir. Böyle bir teorik strateji, işçi sınıfının deneyimlerini sadece serimlemeyi değil, sınıfın içinden şekillendiği ideolojik iktisadı ve siyasal yapıları bir bütün olarak kavramayı gerektirir. 

Böyle biri yazdıklarında direniş damarlarını da arayacaktır haliyle. İşçilere şöyle diyor: “Sizleri oturduğunuz yerlerde görmek, günlük yaşantınızda gözlemek, sizlerle yaşam koşullarınız ve acılarınız hakkında konuşmak, sizi ezenlerin sosyal ve politik iktidarına karşı mücadelenize tanık olmak istiyordum.” İşçileri analiz ederken, bazılarının yenik düştüğünü ve ahlaksal açıdan çöktüğünü, bazılarının yazgısına boyun eğdiğini, bazılarının ise burjuvaziye karşı kendilerini koruyup tüm güçleriyle insanlık onurunu savunduklarını gösterdi. Sınıf mücadelesinin, bir kez verilecek bir savaşın cephe hattında toplandıktan sonra “hadi bakalım” diye başlanacak somut bir duruma denk gelmediğini, hayatın uzlaşmaz çelişkileri içinde ve hayatın her anı/alanı içinde sürekli üretildiğini gösterdi. 

Etnograf olarak Engels’in tarihteki yerini vurguladık. İkilinin tutumlarını anlamak için Marx’ın İşçi Anketi (Enquête Ouvrière) de başka bir tarihi referans. Marx 1880 yılında Revue Socialiste dergisi için işçilere, sosyalistlere, muhaliflere ve tüm halka uygulanmak üzere 101 soru hazırladı. Anket derginin eki olarak 25 bin adet basıldı. Anketin dergi adresine gönderilmesi isteniyordu. Anketin geri dönüşü az sayıda oldu, bu yüzden anketin herhangi bir sonucu yayımlanmadı. 

Uzun yılların hem teorik hem de pratik deneyimini taşıyan bu anketin başında kısa bir önsöz vardı: “Giriştiğimiz bu işte şehirlerdeki ve kırsal bölgelerdeki tüm işçiler tarafından desteklenmeyi, zira sadece onlar katlandıkları sıkıntıları sebeplerinin bilgisiyle tam olarak tasvir edebilirler ve yine, ilahi kurtarıcılar değil sadece onlar, kapitalist sömürünün onları maruz bıraktığı sefaletin çarelerini hevesle hayata geçirebilirler. Her okuldan sosyalistlere de güveniyoruz, toplumsal bir reform isteyenlerin, geleceğin sahibi işçi sınıfının içinde çalıştığı ve hareket ettiği koşulların tam ve pozitif bilgisini de istemesi gerekir.” 

Marx’ın hazırladığı anket dört bölümden oluşur. Birinci bölümde işin niteliği ve çalışma koşulları, ikinci bölümde çalışma ve dinlenme süreleri, üçüncü bölümde gelirler, giderler ve geçim koşulları, dördüncü bölümdeyse grev, direniş ve mücadele soruları vardır. Anket içinde açık uçlu sorular da bulunur. Bu da Marx’ın işçi sınıfına dair çok kapsamlı bilgiye ulaşma arzusudur.

Bugün Marx’ı Engels’ten ve Lenin’den ayırarak düşünmek post-Marksizmde ve sol liberalizmde çok itibarlıdır. Yalnızca Marx’tan hareket etmeye yeminliymiş gibi davrananların gözünde Engels ve Lenin, pratiğin kirine bulaşmışlardır. Oysa Marx hülyalı bir düşünür, yaşamın derinliklerini arayan derin bir felsefeci, ucu açık sorulara verdiği karmaşık yanıtlarla gizem dolu bir yazardır. Hiç şüphe yok ki, Marksizm bu üç isim birlikte olmadan düşünülemez.

Bugün, yaşamın bize en gri haliyle göründüğü salgın zamanlarında en acil ve kritik mesele, teorinin yalıtılmışlığında huzur bulmak yerine bu griliğin içinden boy verecek filizleri aramaktır. Bu arayışın yol göstericileri, Marx’ın, Engels’in Lenin’in güncelliğini koruyan çalışmalarıdır. Dün de bugün de yarın da Marksizm her şeyden daha çok canlı, diri ve yaşayan bir teori ve siyasettir. İşçi sınıfıyla yan yana ve onlarla omuz omuza olduğunda nefes alıp verir. Dolayısıyla Marksizm akademinin karanlık ve gri tahlillerinin ötesinde sokakta, fabrikada ve mahallede yaşam ağacının sonsuz yeşilini kavrayacak olan devrimci praksistir. 

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir