Sınıf ve edebiyat: Kara, büyülü ya da aydınlık gerçekçilik? (soL)

Sınıf ve edebiyat ilişkisini en güzel özetleyen cümle şudur herhalde: “İşçi sınıfının anlatılmaya ve okunmaya değer bir hayatı vardır.” İşçi sınıfı edebiyatta nasıl temsil edilir? Sınıf bilinci, sınıf kültürü ve mücadele deneyimleri nasıl aktarılır? Edebiyatta işçi sınıfının içinde bulunduğu iktisadi, siyasal ve ideolojik yapılar nasıl sunulur? 

Edebiyat sınıfı muhakkak ki kucaklar. Ona farklı dertlerle farklı açılardan bakar. Gerçekçilik olarak adlandırabileceğimiz açı, diğerlerinin pek çoğundan farklı olarak, sınıfın baktığı açıya çok yakın durduğu için daha önemli bana sorarsanız.

Sınıf ve edebiyat bağlamında ortaya çıkan eserleri gerçekçilik akımı içinde üç farklı yaklaşım olarak gözlemleyebiliriz: kara gerçekçilik, büyülü gerçekçilik ve aydınlık gerçekçilik. Kara gerçekçilikte, zor ve kötü koşullarla karşı karşıya kalan emekçiler öfkeli ya da umursamaz tavırlar içinde daha sert ve daha karanlık bir varoluş benimser. İşçilerin yaşamlarında deneyimledikleri bastırılmışlık, kıstırılmışlık bir şiddete evrilir. İşçi sınıfı üyelerinin çıkmazda kalışı hissedilir. Çıkışsızlık, öfkeyi yansıtan ünlemler ve içe çekilip nefreti büyüten sessizlikler olarak hep merkezdedir. Bu yaklaşımla en net Boris Vian ve Charles Bukowski romanlarında karşı karşıya kalırız. 

Büyülü gerçekçilikte, emekçiler gerçekle gerçek dışının, olağanla olağan olmayanın, düşle sahici olanın aynı ortamda yan yana gelip herhangi bir çatışmaya girmeden var olabildiği bir ortamın nesnesine dönüşebilirler. Söz konusu ortamda hayali olan gerçek olanı destekler. Daha da gerçek olması için hayalle güçlendirilmiştir gerçekler. Zor ve kötü koşullardaki varoluşları, mücadeleleri ve umutları yalnızca fiziksel yaşamlarında değil düşlerinde de gerçekleşir. İşçi sınıfının hayatı farklı anlatılabilirse, işçi sınıfı da bu hikayenin bir parçası olursa, dünya da başka bir yer olabilir. Gabriel Garcia Marquez romanları büyülü gerçekçiliğin en çarpıcı örnekleridir hiç kuşkusuz. 

Aydınlık gerçekçilik ise Orhan Kemal’in eserlerinde var olur. Aydınlık gerçekçilik, Orhan Kemal’e göre, gerçekte olanı olduğu gibi yansıtmak değildir yalnızca. Gerçeğin ölçülerini kendinde toplayıp “olmuş mu” ile birlikte “olabilir mi”nin de karşılığını aramaktır. Burada da hayali olan gerçek olanı destekler. Böyle baktığımızda farkı hayali olanın anlatıya daha sessizce girmesi ve iflah olmaz iyimserliğidir. Tekrar edeyim: Aydınlık gerçekçiliğin kurucu unsuru iyimserliktir. “Burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur” der Orhan Kemal ve ekler, “Ben, aydınlık, umut dolu, okuduğum zaman bana yaşama sevinci, kötülüklerle savaşabilme gücü veren romanları seviyorum. Üst yanı fasa fisooooo.” 

Aydınlık gerçekçilikte işçi sınıfı içinde bulunduğu toplumsal koşullarla değerlendirilir. Bereketli Topraklar Üzerinde’de, “Pehlivan Ali kocaman yumruklarını sıkmış öfkeyle bakıyordu. Hemşerisi Hasan’a değil, onu bu hallere sokan devire, devrana, kahpe feleğe…” diye anlatılır. 

İşçi sınıfının sesi yükselir. Orhan Kemal’in sözleriyle, “Yani yazar olarak kendimi aradan çekip, okuyucumu anlattığım şeylerle baş başa bırakıyorum. Görüyorum ki, okuyucum zekidir. Baş başa kaldığı şeylerden, anlaşılması gereken şeyleri -benim şerh ü izahım olmaksızın da- anlayabilmektedir.” Ve ardından ekler, “Ben bol diyaloglarımla kabuktan derinlere inmek, yani ruh tahlilleri yapmak istiyorum. Üç beş konuşma, çoğu sefer sayfalar dolusu izahın yerini tutmalıdır.”

Sevgili Orhan Kemal Orhan Kemalliğini bir gecede büyütmemiştir tabii. Nâzım Hikmet, 1949 yılında ona bir mektup yazar. Bu mektubunda onun yazdığı kitabı ve yazarlığını değerlendirir. Mektupta Nâzım Hikmet genç yazara şöyle der: “Senin bazı hikayelerin, yalnız kederli değil aynı zamanda ümitsiz… Realite, bizzat tarihi akışıyla realite, ümitsiz değildir, kederli, mahzun, acı, alacakaranlık, korkunç, iğrenç, rezil, kepaze filan falan tarafları vardır, bu tarafları aksettirmekte en ufak bir ihmal, insanlığı tek taraflı, tozpembe bir ışıkla vermek olur ve realiteden uzaklaşılır… Gelişen şey ise ümitsiz değildir, sevinçsiz değildir. Kederli, mahzun, acılı olmak için sebepler mevcuttur, fakat ümitsiz olmak için tek bir sebep mevcut değildir. Aman evladım, kendini bundan sakın, daha acı, daha mahzun ol, fakat sevincin ve ümidin pırıl pırıl parlasın. İşte bu kadar.” Orhan Kemal’in aydınlık gerçekçiliğini -bu mektubun etkisiyle mi bilinmez- eşsiz kılan, kapkara, korkunç, kederli gerçeklikler içinde parlayan umuttur.

Siyasette aydınlık gerçekçilik olamaz mı? Salgınla birlikte siyasetin sıkıştığı bir dönemdeyiz. Siyasal iktidarın izlediği politikalar işçi sınıfı için gelecek günlerin daha da zorlaşacağına işaret ediyor. Muhalefetin hayalleri ile işçilerin gerçekleri arasında hiçbir bağlantı bulunmuyor. Siyasette bugüne ve yarına ışık olacak aydınlık gerçekçiliği ancak ve ancak sosyalist sol var edebilir. Önümüzdeki günlerin zor ve sancılı olacağı kesinken soralım öyleyse, “Hayallerimiz gerçeği destekleyemez mi? Daha da gerçek olması için umutlarımızla güçlendirilemez mi gerçekler?” 

Not: Orhan Kemal’den alıntılar, Asım Bezirci’nin Orhan Kemal (1984, Tekin Yayınevi) adlı kitabındandır.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir