Salgından sonra: Siyasal patikalar ve emekçilerin yolu (BirGün Pazar)

Salgın sürecinde emekçilerin karşı karşıya kaldıklarını ya deneyimledik ya tanık olduk ya okuduk ya da belki de hiç haberimiz olmadı. Kayıtlı çalışanların, sendikalı çalışanların sesini duyar gibi olduk ama kayıt dışı çalışanların, işsizlerin sesi ve sözü nerelerde yankılandı ve kimlere ulaşabildi?

İş ve gelir kaybı gözler önüne serildi. Kapanan işyerleri, işsizlik, yoksulluk, sefalet ve çaresizlik… Sınırlı sayıda aileye yapılan cüzi miktarda yardımlar ve günde 39 TL’lik ücretsiz izin… İş ve gelir kaybı, toplumsal riskler karşısında halkı koruyamayan bir sosyal güvenlik sistemini apaçık hale getirdi. Çalışılan işyerlerinde çalışma koşullarının ve sağlığı koruyucu tedbirlerin tümüyle sermayenin insafına bırakıldığını gördük. İşyerlerinde emeğin ve temsilcilerinin söz hakkının çok sınırlı kaldığı apaçık hale geldi. Emek için siyaset üretmesi beklenen Asgari Ücret Komisyonu, Yüksek Hakem Kurulu, Ekonomik ve Sosyal Konsey hiç gündeme gelmedi. Emeğin, kendine dair politikaların üretildiği kurum ve kuruluşlarda temsil edilmediği apaçık ortaya çıktı. Toplumsal çelişkiler berraklaştı, her şey apaçık yaşandı. Evet her şey apaçık yaşandı. Peki, salgından sonra?

Salgın sonrası için dünya genelinde ve ülkemizde konuşulanlar ve tartışılanlar üç farklı siyasal patikayı öne çıkarıyor: neofaşizm, onarılmış neoliberalizm ve sosyal demokrasi. Bu patikaların ekonomik, siyasal ve ideolojik özellikleri emekçileri de farklı konumlandırıyor. Diğer bir deyişle, her siyasal patikada emeğin kolektif yeniden üretimi farklı biçimler alıyor. Bu siyasal patikalar kapitalizmin içinde arayışlar. Bir de başka bir yol var: Sosyalist bir toplum ve gelecek. Farklı yıllarda farklı Haziran aylarında daha da bir görünür olan. O zaman siyasal patikaları ve emekçilerin yolunu biraz yakından inceleyelim.
İlk siyasal patika: Neofaşizm. Bu eğilim, salgın öncesinde başlayan bir sürecin devamına işaret ediyor. Derinleşen ekonomik düzensizlikler, neoliberal küreselleşmenin iflası ve egemenlik kaybı dünya üzerinde neofaşizm olarak niteleyebileceğimiz bir yönelime neden oldu. Bu yönelim uluslararası ölçekte öne çıkıyor. Kapitalist rejimin bu eğilimi geniş çevreler tarafından otoriterleşme, sağ popülizm ve otoriter popülizm başlıkları altında tartışılıyor. Bu kavramlar altında tartışmalar kapitalist ülkelerde temel hak ve özgürlüklerde ortaya çıkan daralmanın liberal idealler açısından olumsuz değerlendirmeleriyle sınırlıdır. Ayrıca “demokratik olan kapitalizmle” demokratik olmayan kapitalizm arasındaki ortaklıkların vurgulanmasına kapalıdır. Dolayısıyla, neofaşizm kavramı kapitalizmi ve kapitalist toplumun sınıflı yapısını sorgulama imkanı verirken, otoriterlik ve popülizm tartışması sınıftan ve işçi sınıfından uzaklaşır. Siyasal ufku kapitalizmin tekrar demokratik işleyişine dönmesi temennisiyle sınırlı kalır.

Küreselleşmenin sorgulanır hale gelmesi ele almakta olduğumuz bu patikanın önemli bir yanıdır. Bu bağlamda ülkelerin (ya da blokların) kendi duvarlarını güçlendirerek yerel ekonomileri canlandırma olasılıkları gündemdedir. Dolayısıyla, “Yeni dönemde, uluslararası işbölümü içinde yerel ekonomilerin ve bölgesel oluşumların nasıl yer alacağı” sorusu önemli bir başlık olarak öne çıkıyor. Bu siyasal eğilimin, işçi sınıfı için bir yandan ağır çalışma koşullarına ve düşük ücretlere işaret ettiği açıktır. Diğer yandan daha fazla iş imkânı barındırma ihtimali de vardır. Bu izlekten gidildiğinde siyasal baskı, gözetim, denetim ve savaş ikliminin artan yoğunluğu da gündelik hayat içerisinde yıkıcı hale gelecektir.

İkinci siyasal patika: Onarılmış neoliberalizm. Bu eğilim gelinen noktada, neoliberalizmin rekabetin, piyasanın ve liberal demokrasinin işleyişine engel olacak bir sürece evirildiğine işaret ediyor. Tekelci şirketlerin çok güçlendiğine, rekabetin azaldığına, baskıcı eğilimlerle liberal demokrasinin işlemez hale geldiğine dikkat çekiliyor. Salgın sürecinin de işaret ettiği toplumun geniş kesimlerinin derin bir yoksulluğa itilmesi noktasında piyasa dostu sosyal koruma programlarının ve tüketimi artırma hedefine odaklı gelir desteklerinin güçlendirilmesine vurgu yapılıyor. Söz konusu vurguların toplumsal “sağduyu” adına neoliberalizmin sağından ve solundan aynı anda yapıldığını belirtelim. Onarılmış neoliberalizm emekçiler için piyasa egemenliğinin olanca görkemi ile durması anlamına geliyor. Çalışma hayatında güvencesiz ve esnek çalışma pratiklerinin, eğitim, sosyal güvenlik ve sağlık alanlarında müşterileşmenin derinleşerek devam etmesini ifade ediyor. Kısacası bu düzen olduğu gibi, aynen, böyle gidecek, pireler de develeri yutacak!

Üçüncü siyasal patika: Sosyal demokrasi. Salgın sürecinde kapitalizmin yarattığı derin eşitsizlikler sosyal demokrat taleplerin yükselmesine neden oldu. İşçi sınıfının hem çalışma yaşamında hem de toplumsal yaşamda daha korunaklı bir hayata sahip olması için sesler yükseldi. Sol talepler salgın öncesi de Avrupa’da ve ABD’de kısmen görünür olmuştu. Bu kapsamda kapitalist üretim/mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, sosyal refah devleti dönemine benzer tam istihdam, insana yakışır ücret, kamu eliyle sağlık hizmetlerinin verilmesi, işletme yönetimine emekçilerin katılması gibi talepler dile getiriliyor. Ya da ücretlilikten ve üretim noktasından uzaklaşılarak, herkese temel gelir ya da ihtiyacı olanlara asgari gelir desteği dillendiriliyor. Söz konusu taleplerin gerçekleşeceği neoliberal işleyişle taban tabana zıt iktisadi, siyasal ve kurumsal dönüşümler ise gündeme gelmiyor.

Ve başka bir yol: Sosyalist bir toplum ve gelecek. Bu yol, salgın sonrası sosyalist bir toplumun inşasını hedeflemektir. Bu yol, kapitalizmin sınırları içine hapsolmamaktır ve yükselen sosyal demokrat talepleri de böyle bir toplumun inşasına dönük olduğu sürece desteklemektir. Sınıfa, emekçilere ve sınıfsal çıkarlara dayanan sosyalizmin tarihsel birikimini sahiplenmektir. Kendi kendine yeten, bilimsel bilgiye dayanan, üretimin kolektif olarak örgütlendiği, planlandığı ve tüm yurttaşlarının eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe sahip olduğu bir toplumu savunmaktır. Toplumun herkesin yeteneğine göre ve herkesin ihtiyacına göre örgütlendiği, maddi bolluğun olduğu, yabancılaşma ve sömürünün ortadan kalktığı bir hayatı savunmaktır.

Yıllardan 2020. Aylardan haziran. Emekçilerin yola çıkması için doğru bir zaman. Haziran ayı, işçi sınıfının ayıdır: 15-16 Haziran, Haziran Direnişi…

Şimdiye kadar haziran ayları bu ülkenin emekçilerinin başka bir memleket düşüncesine sadece sahip olduğunu değil, aynı zamanda bunu gerçekleştirmeye gücü olduğunu da gösterdi. Salgından sonra bize dayatılan siyasal patikalar içinde sıkışıp kalmak yerine emekçilerin yolunda yürüyelim! Emekçilerin yolu, yolumuzdur!

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir