Prekaryanın radikalliği mi proletaryanın devrimciliği mi? (soL)

Salgın sonrası kapitalizmde bir şeylerin değişmesini bekleyebiliriz. Sermaye birikim krizinin neoliberalizmin siyasal ve iktisadi pratiklerini altüst etmesi olasıdır. Yeni Keynesciliğin gündemi belirlemesi düşünülebilir. Soyut emeğe vurgu artabilir. Böylesi bir duruma sermaye ve sağ/sol liberaller işçi sınıfı ve aydınlarından daha hazır görünüyor. Bu bağlamda sol siyasetin öznesi olarak prekarya kavramının yeniden ısıtılıp dolaşıma sokulduğuna tanık oluyoruz. 2000’li yıllarda güvencesiz çalışma koşullarına karşı verilen mücadelelerde ortaya çıkan ve precarious (güvencesiz) ve proletarya kavramlarının birleştirilmesiyle oluşturulan prekaryanın sol siyasetin yükseleceği zemin olarak tanımlandığını görüyoruz.

Son dönemde işçi sınıfının kompozisyonunda sendikalı, iş güvenceli sanayi proletaryasının belirleyici konumu gerilemiştir. İşçi sınıfının büyük bir kesimi uzun dönemli işsizlik, güvencesizlik, geçicilik/istikrarsızlık deneyimleriyle karşı karşıyadır. Çevresinde proleter ailelerin hayat alanıyla birlikte büyük fabrikalar yerini, örgütlenme ve topluca eylem imkanlarını azaltan küçük ve teknolojik üretim birimlerine bırakmıştır. İşçi sınıfı için kolektivitenin örgütlenebileceği zaman ve mekan parçalanmıştır. Sosyalistlerin işçi sınıfının kültürünü, siyasetini ve gündelik hayat deneyimlerini yeni koşullarda tartışması ve değişen ögelerle değişmeyenleri bir arada düşünmesi önemlidir.

Değişmeyen ögelerden önemli birkaç tanesini hemen sıralayayım: kapitalizm, sermaye, proletarya, sömürü… Bir tartışmada yeni bir kavram ancak yeni bir ilişki ortaya çıktığında kabul edilebilir. Değişmeyen ilişkilere değişen kavramlar ancak ve ancak kapitalist sınıfın ideolojisinin işçi sınıfı ideolojisi içerisine zerk edildiği noktalarda ortaya çıkar. Bu da sol liberallerin deyimiyle “ezber bozuculuk”tur. Proletaryayı var eden temel ilişki ve çelişkiler dururken ortaya prekarya kavramını atmak da bu ezber bozuculuğa denk düşer.

Burjuva sosyal bilimleri proletarya kavramını “sanayide çalışan, mavi yakalı, sendikalı ve güvenceli” bir kavrayış olarak ele almayı tercih eder. Sol içi tartışmalarda da proletaryanın tam da burjuva sosyal biliminin tarifiyle kabul edildiğine ve prekaryayla güncellendiğine tanık oluyoruz. “Sol” olduğunu iddia edip burjuva bilimlerin sınırları içine düşmemek ve onların günahlarına ortak olmamak gerekir.

Kavramlar masum değildir. Prekarya teorinin ve siyasal ufkun değişmesi ve dönüşmesidir. Teoriyi sınıf mücadelesinden uzaklaştırır ve siyasal ufku kapitalizmin içine hapseder. Prekarya Marksist teoriyi ve Marksizmin siyasal ufkunu terk etmektir. Bu önermeyi yakından inceleyelim.

İlk olarak prekarya işçinin istihdam biçimini, proletarya ise nesnel üretim ilişkilerini temel alır. Prekarya geçici işlerde çalışan, güvencesizliği deneyimleyen, işsizlik ve istihdam arasında salınan emekçilere işaret eder. Sermaye birikiminin dinamikleri başta olmak üzere birçok unsur farklı dönemler için farklı istihdam biçimleri belirleyebilir. Proletaryayla vurgulanan farklı dönemler boyunca sabit kalan ve üretim araçları üzerindeki mülkiyetin, emek gücünü satmak zorunda olanlar üzerindeki belirleyici etkileridir. Bu, istihdam edilen işçilerle sınırlı bir ilişki de değildir. İşsizleri ve potansiyel işçileri de içine alan bir durumdur.

İkinci olarak prekarya kapitalizmin bir dönemine referansla tanımlanırken, proletarya kapitalizmin tarihsel gelişimini ve ürettiği çelişkili nesnel pozisyonları açıklamak için vardır. Prekarya sosyal refah döneminin kazanımlarının yokluğuna referansla kurulmaktadır. Bu kavram üzerinden belirlenecek emek siyasetinin ufkuysa, kapitalizmin bir dönem yurttaşlarına sunduğu hakların yeniden talebiyle sınırlıdır. Proletarya ise sınıf mücadelesiyle kapitalizmin yıkılmasını sahiplenen devrimci talebiyle var olur.

Üçüncü olarak prekarya sınıf içi katmanlaşmanın altını çizerken, proletarya emek gücü her gün daha fazla metalaşan insanların ortak varoluşlarını tanımlar. Prekaryayla sendikalı ve güvenceli çalışanların güvencesiz çalışanlarla ortak bir noktası kalmaz ve değer yasası iki grup için farklı işliyormuş gibi bir sonuç doğar.

Son olarak prekarya radikal demokrasiye işaret eder daha öteye değil, proletarya ise devrimci sosyalist ufka sahiptir. Proletarya kavramı sınıf savaşının ilerletici gücü ve tarihin dönüştürücü öznesinin uygun adına denk düşer. Kavram bütün farklılıklara rağmen ortak olana gönderme yapar. Proletarya, siz onu tanımasanız bile oradadır. Prekarya ise bütün ortaklıklara rağmen farklı olanı öne çıkartır. O, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti dert etmeden gelişen bir “çoğulculuğun” ve kimliklerin libidinal akışına kapılmış “rastlantısallığın” işçi-işveren ilişkisine uygulanmış haline karşılık gelir.

Salgın sonrası siyasette sol popülist ya da radikal demokrat bir hat devam edecektir prekarya diyerek. Prekarya olarak tanımlanan toplumun ne somut ne de soyut olarak kurucu unsuruna denk gelmeyecektir. Proletarya ise çeşitlenmiş istihdam biçimleri, parçalanmış zamanlar, dağılmış mekanlar içinde kendi tarihini yazmaya devam edecektir her zaman olduğu gibi.

Proletarya bugün çalışma biçimleri, mekanları ve zamanları parçalanırken gelecek kaygıları ortaklaşanlardır. Sendikalı, güvenceli sanayi proletaryasından farklı bir örgütlenme ve siyasallaşma süreci deneyimleseler de, proleterler egemen bir halk olarak örgütlenme taleplerini ortaya koymak durumundadır. Söz konusu talepleri içeren metin “Sevgiler, Prekarya” mahlasıyla bitirilemez.

Prekaryanın radikalliğini bir yana itip, proletaryanın devrimciliğini sahiplenmeliyiz. Diğer bir deyişle, emekçilerin egemen halk olarak kuruluşu için çabalayan sol/sosyalist devrimci mirası yüklenmeli ve bu yolda devam etmeliyiz.

Yarın 5 Mayıs. Marx’ın doğum günü. İyi ki doğdun, iyi ki Komünist Manifesto’yu yazdın! Salgın günlerini nasıl aşacağımıza dair şu cümleyi de bize iyi ki bıraktın: “Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şey yoktur. Kazanacakları bir dünya vardır.”

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir