Kıdem tazminatı ve işçi sınıfının biriken ahlaki öfkesi (BirGün Pazar)

Ekonomik kriz içindeyiz. Bu kriz salgınla iyice derinleşiyor. İşçi sınıfı çalışma ve yaşam koşullarında eşitsizlikle, yoksullaşmayla en sert şekilde karşı karşıya kalıyor. Bir yandan işsizlik, bir yandan ücretsiz izin adı altında yapılan üç kuruşluk ödemeler… Yaşam zor ve acımasız. Ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi, bu koşullarda sermaye, kıdem tazminatını yeniden gündeme getiriyor. Belki de şöyle demek daha doğru, “getirebiliyor.”

Kıdem tazminatı işçileri kapitalist emek piyasasının hâkim karakteristikleri olan baskı ve zora karşı koruyan bir uygulamadır. Kıdem tazminatı bir yadigârdır. Kapitalist toplumlarda emeğin anayasallaşmayı mümkün kıldığı anlardan kalmıştır. İşçiler açısından maddi bir güvence sağlarken, yıllar içinde işverenin işten çıkarmadaki keyfi uygulamaları karşısında iş güvencesine de dönüşmüştür. Yani işverenler açısından maliyet yükselten bir unsur olarak görülen kıdem tazminatı, gerçekte bir tür işsizlik sigortası, iş güvencesi, sonraya bırakılmış bir ücret ve tazminat işlevi taşır. Sermaye, bu salgın koşullarında, kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya dönük saldırıya geçiyor, bizde ve her yerde.

Sermayenin, kıdem tazminatını kaldırmak istemesinin iki önemli nedeni var: Birincisi işten atacağı işçilere ödeme yapmamak. İkincisiyse, kıdem tazminatı olarak oluşan paranın finans piyasasına sunulması ve bu parayı kullanmak. Tekil kapitalistler açısından ikinci neden birincisi kadar önemli değil tabii. Bu iki talebi karşılamaya dönük iki düzenleme tartışmaya açılıyor: Tamamlayıcı emeklilik sistemi (TES) ile 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçilerin belirli süreli sözleşmelerle çalıştırılması.

TES ile amaçlanan bireysel emeklilik sistemiyle kıdem tazminat fonunun entegre edilmesidir. TES ile işçinin tazminatı bir fona yatırılacak, işçi bu fondan yararlanmaya emeklilik döneminde hak kazanacak ve ödemeyi –görebilirse- emeklilik döneminde aydan aya alacaktır. TES paranın finansal piyasalara aktarılması işlevi için uygundur. Diğer yandan, işverenin yapması gereken ödemeyi azaltmamaktadır. 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçilerin belirli süreli sözleşmelerle çalıştırılmasıysa kıdem tazminatının bu işçiler için ortadan kaldırılmasıdır. Bu uygulama güvencesiz ve geleceksiz işçi sınıfının kristalize olmuş halidir.

Kıdem tazminatı tartışmasının tekrar gündeme gelmesiyle emek örgütleri, konfederasyonlar ve sendikalar itirazlarını yükseltiyorlar. Kırmızı çizgilerini belirtiyorlar. Kıdem tazminatı meselesi onların hep birlikte hareket etme kapasitesine sahip olduğu, bu kapasitenin farkında olduğu nadir meselelerden biridir. Emekçi kesimin temsilcileri tarafından üretilen itirazlar, sürecin gidişatını nasıl etkileyecek? “Sermayenin, siyasal iktidarın ve yasa yapıcıların bu itirazları ne kadar ciddiye alacakları”, “ne kadar geri adım atacakları”, “emek örgütlerinin nereye kadar dayanacakları” gibi soruların hepsi tartışmaya açıktır. Ama tartışmaya açık olmayan bir konu var: İşçi sınıfının ahlaki öfkesi birikiyor. İşçi sınıfı daha önce olmadığı kadar güvencesiz ve geleceksiz ve dolayısıyla öfkeli.

Salgın koşullarında gündelik hayatın her alanında gözlemlenen ve gün be gün büyüyen bir ahlaki öfke hüküm sürüyor. İçinde bulunduğumuz günlerde fırsat eşitsizliğini ve toplumsal eşitsizliği meşru kılan tüm mekanizmalar tökezlemektedir. Toplumsal eşitsizliği gizleyen tüm toplumsal kabuller iflasın eşiğindedir. Küresel ve yerel ölçekte sermayenin ve işverenlerin öncelikleri ile işçi sınıfının öncelikleri arasındaki karşıtlık apaçık hale gelmiştir. Kıdem tazminatı da bu öfkenin arttığı bir nokta olarak durmaktadır: “Neyimiz kaldı verecek? İş yok, aş yok, para yok ve hâlâ kıdem tazminatımızdaki üç kuruşa göz dikiyorlar?” “Üç kuruşa çalışırken bir de işten çıkarılma korkusuyla mı yaşayacağız?”

İşçi sınıfında öfkenin birikmediğini ve işçi sınıfının kültürel kodlarının gerici, kurnaz ve cahil olduğunu düşünenler var. İşçi sınıfını yıllardır bu siyasi iktidarı destekleyenler, sosyal yardımlar karşısında sessiz kalanlar, bu koşulları yaratanlar olarak görenler var.

İşçi sınıfının öfkesini fazlasıyla “hissiyat yüklü” değerlendirenler de var. Bu bakış açısı, salgın günlerinde işçi sınıfının karşı karşıya olduğu şiddeti, umutsuzluk, mağduriyet ve kaybetme hissiyatıyla çözümlüyor. İşçi sınıfının öfkesini “vicdanla”, “duyarlılıkla” ve “bunlara layık değiller” sözleriyle örtüyor.

İşçi sınıfı üzgün olmaktansa öfkelidir oysa. Onun öfkesi yıkıcı değil dayanışmacıdır, yaratıcıdır. İşçi sınıfının öfkesi sınıf kültürü içinde mayalanır. Sınıf kültürü, işçi sınıfının tek tek bireylerinin düşünce ve davranış biçimlerinden çok daha fazlasıdır. Bireylerin bir başına var olurken sergilediği davranışlar (bazılarının cahillikleri, şiddete eğilimli davranışları) sınıf olarak hareket etmeye başladıklarında biçim değiştirir. Sınıf olarak hareket etmeye başladıklarında işçiler arasında görülen düşünce ve davranışlar değişir. Sınıf olarak hareket etmek, bireysel kurtuluş güdülerinin yerine işçi sınıfının, emekçi halkın, adalet arayışını, hakkaniyet arayışını, dayanışmacı ve kolektif yapısını yeşertir.

Dolayısıyla, işçi sınıfının ahlaki öfkesini sınıf terimleriyle ifade edebilmek gerekiyor. Bu öfkeyi etnik ve dini terimlerle örgütlemeye çalışanların karşısında başka bir yol bulunmuyor. Ahlaki öfkenin sınıf öfkesine dönüşmesi, dünyanın çivisinin çıktığının bilincinde olan, hayatlarını bunu değiştirmek için mücadele etmekten daha iyi şekilde geçiremeyeceklerini bilen insanların bir araya gelmesidir. Kıdem tazminatı tartışması da, ancak böyle son bulur. İşçi sınıfına yakışan da budur!

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir