İşte hayat: İşçi sınıfının iletişim pratikleri (soL)

Solun işçi sınıfıyla, emekçilerle arasındaki iletişim oldukça tartışmalıyken, salgın da bu süreci kökten etkiledi. Bugün işçilerle, emekçilerle nerede ve ne zaman bir araya gelinebileceği üzerine düşünülüyor. Emekçilerle bir araya gelmek için araçlar üzerine tartışılıyor. Dolayısıyla iletişimin zamanı, mekanı ve araçları üzerine fikir yürütülüyor. Peki iletişim tarzı ya da iletişim pratikleri?

Son yıllarda, sınıf örgütlerinde daha genel anlamda emek cephesinde liberal ve/veya egemen iletişim pratiklerinin baskın hale geldiğini gözlemlemek mümkün. Bir örnek vermek gerekirse, sendikaların iletişimi önemsedikleri, eğitim programlarında iletişim derslerine açtıkları yerle fark ediliyor. Sendika eğitim programlarında “etkili iletişim”, “beden dili”, “ikna yöntemleri” gibi dersler yer alıyor. İletişimin bir “beceri” olarak kodlandığı ve sendika üyelerine kazandırılmasının hedeflendiği söylenebilir. Dolayısıyla son yıllarda emek cephesinin kör noktasını saptamak mümkün gözüküyor: İletişimin sınıfsallığını görememek.

Sınıflı toplumlarda iletişim, bu toplumların taşıdığı çelişkileri bünyesinde taşır. Bir yanda var olan yapının yeniden üretimini sağlamaya dönük pratikleri içerir. Diğer yanda ise başka bir dünyayı düşleyenlerin, ahlaki öfkelerini, hayallerini, sözlerini birleştirmesine ve büyütmesine imkan tanır. Tam da bu nedenle iletişim de sınıfsaldır. Hali hazırdaki yapıyı yeniden üretmek için iletişimin içerdikleri ile bu yapıyı sorgulayanların iletişiminin içerdikleri farklıdır.

Burjuva, liberal ya da egemen iletişim pratikleri mesajı iletmekten ötesini gerçekleştirir. Toplumsal ilişkilerin eşitsiz yapısını doğallaştırır. Egemenlik kurmak, fiyakalı davranmak, elindekinden fazlasına sahip olduğu izlenimini vermek gibi hedefler açıktır. Katılımcıların hiç de hedeflemeden yaptığı şey ise mevcut iktisadi, kültürel, siyasal süreçleri yeniden üretmektir. Gücünü piyasa ilişkilerinden, emek gücünü ve yaşam enerjisini satan ile emek gücünü satın alan arasındaki güç eşitsizliklerinden alır. Örnekleri sınırsızca çoğaltılabilecek bu iletişim pratiklerinin gerçekleştiği kültürel ortam liberal söyleminkilerle bire bir örtüşür. Bu bağlamda rekabetçilik, bireycilik ve piyasa gibi etiketler sorunsuz olarak kullanılır.

Egemen iletişim yine kendisi gibi egemen bir aktarım modeline dayanır: “Kaynaktan hedefe doğru tek yönlü aktarım”! İletişim hedefe yöneltilmiş bir ok gibi değerlendirilir. Kaynak, etkin bir şekilde oluşacak anlama baştan karar verir. Hedef ise bu anlamı olduğu gibi kabul etmeye mecburdur, edemiyor ise bu onun eksikliği ya da sorunudur. İletişim, kaynağın hedefi belli bir davranışa yöneltmek için ikna üretmeye çalıştığı bir süreçtir. İletişim tek taraflıdır. Hiyerarşiktir. Etki yaratmaya ve ikna etmeye dönüktür. “Kişisel gelişim”, “etkili iletişim”, “sorun çözücü iletişim”, “beden dili” gibi kavramlarda içkin olan tam da böyle bir iletişim sürecidir. Dolayısıyla egemen iletişim pratikleri bireyciliğe, tek taraflılığa, hiyerarşiye ve ikna etmeye dayanır.

İşçi sınıfının iletişim pratikleri ise tümüyle farklı bir teorik ve kavramsal düzlemde var olur. 20. yüzyılın ilk dönemlerinden itibaren İngiliz Marksist tarihçilerin ve edebiyatçıların çalışmalarında izlenebilen bu yaklaşım, işçi sınıfının deneyimlerini ve kültürünü inceleyerek yüzyıl boyunca oldukça önemli bir birikim oluşturmuştur. İletişim pratiklerini işçi sınıfının deneyimlerini ve mücadelelerini anlamlandırabilmek üzere işe koşma sürecinde, sınıf kültürü, karşı hegemonya ve sınıf iradesi gibi meselelerle birlikte düşünmek önemlidir.

İlk olarak, iletişim işçi sınıfı kültürünün harcıdır. İşçi sınıfının kültürü, yeme-içmenin, giyimin ya da boş zaman kullanımının çok ötesine uzanır. İşçinin bir sınıfın üyesi olarak deneyimlediği yaşam biçimidir. Burada bireycilikten öte bir toplumsal ilişki söz konusudur. Kültür de bu toplumsal ilişki üzerinde yükselir. İşçi sınıfı kültürü dayanışmaya, paylaşıma ve ortak bir düşünce tarzına dayalı bir yaşam biçimidir. İşçi sınıfının kültüründe adalet ve hakkaniyet arayışı vardır. Sömürüyü doğrudan doğruya kendi hayatları içinde kolektif olarak deneyimleyen işçiler adalet ve hakkaniyet arayışına yönelir. İşçi sınıfının kültüründe dayanışma vardır. Dayanışma da aynı sınıf içerisinde olmaktan kaynaklanır. Üretim noktasında ya da gündelik hayatta kurumsallaşmamış biçimlerde gözlenir. Dolayısıyla işçi sınıfının iletişim pratiklerinde kolektivisit yapı, adalet ve hakkaniyet arayışı ve dayanışma kurucu unsurlardır.

İşçi sınıfının iletişim pratiklerini karşı hegomonyanın kuruluşu için çıkış noktası olarak değerlendirmek gerekir. Karşı hegemonya, sınıfın kendini ve toplumsal ilişkileri sermayenin değil kendi gözleriyle görebileceği sürece işaret eder. Bunu içselleştirebileceği; sözünün toplumsal olarak fiili-meşru bir kapsayıcılık edineceği sürece işaret eder. Bu yalnızca kendi sözünü var etmek değildir. Aynı zamanda, sermayenin mantığını ve değerlerini sorgulayabilme/sorgulatabilme becerisidir. İşçilerin güçlenme, özgüven ve politik kavrayış kazanması anlamına gelir.
    
İşçi sınıfının iletişim pratikleri sınıf iradesini güçlendirmek için de kıymetlidir. Emekçilerin mücadelenin gündelik ve politik formlarına dahil olabilme ve müdahale edebilme iradesinin güçlenmesi için kritiktir. Dinlemek, karşılıklı etkileşim, birbirini dönüştürmek ve anlamak tam da bu iradeyi inşa etmeye dönük faaliyetlerdir.

Sınıfa karşı sınıf diyorsak, var olan yapıları yeniden üreten egemen iletişim pratiklerine karşı sınıf mücadelesini yükselten işçi sınıfının iletişim pratikleri demeliyiz. Hiyerarşik, tek taraflı, gücünü piyasadan alan iletişim pratiklerine karşı birbirini anlamayı, dönüştürmeyi, dayanışmayı ve hakkaniyet arayışını içeren iletişim pratiklerini çoğaltmalıyız. Tüm umutsuzluğa, yalnızlığa ve inançsızlığa karşı yürekten “İşte hayat!” diyebilmek üretenlerin harcıdır, başkalarının değil!   

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir