Hırsız zamanlar, istilacı mekanlar ve yabancılaşmış emek (soL)

Salgın sürecinde işyerinde ve işyeri dışındaki gündelik hayatta farklı yabancılaşma süreçlerinin derinleşmesine tanıklık ediyoruz. Yabancılaşma olgusunun kendisi yeni değil kuşkusuz, ama salgınla birlikte hem derinleşmekte, hem de yeni ve öngörülemeyen biçimler kazanmakta. Teknolojik dönüşümlerle zamanın ve mekanın yeniden örgütlenmesi, bu güncel yabancılaşma süreçlerinde oldukça belirleyici: Uzaktan çalışma pratikleri, uzaktan eğitim, sanal ortamda toplantılar… Üretim ve yeniden üretim alanlarındaki pratiklerimiz yabancılaşma sürecinin etkileriyle daha derinden etkileşerek şekillenmeye devam edecek, bunu da görüyoruz. 

Çalışma ve yaşam koşullarında fiziksel mesafe gerekliliği nedeniyle birbirinden sosyal olarak uzaklaşan, uzaklaştıkça teknolojiyle denetlenen, denetlendikçe baskı altında hisseden, baskı altında hissettikçe yalnızlaşan insanlar var. Fiziksel mesafeyi ifade eden sosyal mesafe çağrısı, bu koşullarda sınıf içi toplumsal ve siyasal mesafeye de dönüşüyor. Bu koşullarda yabancılaşma, işçi sınıfının kolektif eylemliliği için zaman, mekan, imkan ve ihtimallerin yok edilmesidir bir anlamda. Bugün yabancılaşma üzerine düşünmek iki açıdan oldukça önemlidir diye düşünüyorum. 

İlk olarak, yabancılaşmanın Marksist gelenek içindeki yerini hatırlamak hayatidir. Yabancılaşma tartışmalarında öne çıkan teorik çeşitliliğe ve yalpalama eğilimlerine karşı kavramı yerli yerine oturtmak ve devrimci içeriğiyle sahiplenmek bugün oldukça kritiktir. İkinci olarak, yabancılaşmanın yeni örüntülerinin sosyalist siyaset ve örgütlenme için ne gibi imkan ve imkansızlıklar içerdiğini sorgulamak da yeni bir mücadele hattı kurabilmek için elzemdir.

Yabancılaşma tartışmaları, Marksizm içinde ve dışında hep çetrefilli bir alan oldu. Bu çetrefilli alan her daim üretim ilişkileri ve piyasa ilişkileri, sınıf ve birey gerilimlerini yeniden üretti. Son dönemde, yabancılaşma tartışmalarında hakim eğilim onu sınıf ilişkilerinin bir etkisi olarak yorumlayan Marksist perspektiften uzaklaşma olarak saptanabilir. Bugün yabancılaşma incelenirken analizin odağı Marksizmin temelinde bulunan sömürü ilişkisinden ve sınıf mücadelesinden uzaklaşmaktadır. Bu uzaklaşmayı nasıl gözlemliyoruz? Sömürü ilişkisinden uzaklaşmak piyasa ilişkilerini merkeze almaya yol açıyor. Piyasa ilişkilerinin merkeze alınması dikkatin tüketime ve gündelik hayata kaymasıdır. Hedefe piyasa ilişkilerini koyan bir yabancılaşma kavrayışı, temel itirazını modern yaşama, gündelik hayatın modern biçimine ve burjuva ideolojisine karşı yükseltir. Modernizmin ve rasyonalitenin yarattığı yabancılaşma etkileri üzerine yoğunlaşılır. Modern yaşam insanı yalnızlaştırmaktadır, yozlaştırmaktadır. Modern yaşam, insan iradesine ve müdahalesine kapalıdır. 

Modern yaşama yönelik bu eleştirel bakış değerlidir. Ancak yalnızca gündelik hayat ve tüketim ilişkilerindeki yabancılaşmaya yönelerek üretim noktasındaki sınıftan uzaklaşmak bireyci analizlere savrulmaya yol açar. Yabancılaşma tartışmaları “özneye yönelerek”, onu temelde bir ilişkinin (kapitalizmin/sömürü ilişkilerinin/üretim ilişkilerinin) bilgisinden ziyade bir öznenin bilgisi haline getirir. Yabancılaşmış birey, toplum içinde kendine yer bulamamaktadır. Birey, anlamsızlıklar, açıklanamazlıklar, kapana sıkılmışlıklar yaşamaktadır. Birey dışlanmıştır, kimseyi görmemekte ve kimse tarafından görülmemektedir. 

Uzaklaşmalara direnerek, uzaklara gitmeden, tekrar hatırlayalım: Yabancılaşma Marksizmde belirsiz bir iç sıkıntısı veya bunaltı değildir. Kapitalist üretim ve yeniden üretim pratiklerinin kişinin kendisiyle, çevresiyle ve toplumla kurduğu ilişki üzerindeki etkisidir. Bu etki sizin öznelliğinizin, kişisel kararlarınızın bir tezahürü değil eylemlerinizin içinde yer aldığı nesnel toplumsal ilişkilerin bir sonucudur. Dolayısıyla yabancılaşma süreci, emeğin yabancılaşmasıyla başlar. 

Emeğin yabancılaşması, işçinin, çalışma yaşamındaki etkinliğinin kendisi, etkinliğinin ürünü, bu süreci paylaştığı diğer insanlar ve işçinin kendi doğası ile kurduğu kopuk, tersine dönmüş ve çatışık ilişkilerdir. Marx, yabancılaşmayı işte bu dört geniş ilişki içerisinde pay ederek analiz eder: İnsanın kendi üretici etkinliğiyle, ürünüyle, türüyle ve diğer insanlarla olan ilişkileri. Yabancılaşma kavramına yalnızca ilk eserlerinde, 1844 Ekonomi ve Felsefe El Yazmaları’nda ve Alman İdeolojisi’nde rastlandığı ve son eserlerinde, özellikle de Kapital’de, bu kavramın gözden kaybolduğu iddiasına karşı en net cevap Marx’ın Kapital’de geliştirdiği emek süreci kavramsallaştırmasıdır. Yabancılaşmayı kapitalist çalışma içinde, işbölümü ve özel mülkiyet ile anlamaya/açıklamaya çalıştığı ilk eserlerinin ardından Kapital’de emek süreci kavramsallaştırması ile netleştirir. Kapitalist emek süreci tahlili, işçinin artı-değer üretme baskısı altında vasıf ve denetim kaybını açıklar ve yabancılaşmanın emek sürecindeki kökenini çok açık ortaya koyar.

Bugün deneyimlediğimiz hırsız zamanlara, istilacı mekanlara ve yabancılaşmış emeğe karşı Marx, çok uzun yıllar önce şöyle demişti: “İşçi, kendisini ne kadar harcarsa, kendi karşısında yarattığı yabancı nesnel dünya o derece güçlenir, kendisi -iç dünyası- ne kadar yoksullaşırsa, kendine ait şeyler de o kadar azalır.” Salgın sürecinde hayata geçirilmeye çalışılan yeni denetim mekanizmaları ve emeğin metalaşmasına yeni biçim kazandırma çabaları, sermayenin, işçinin karşısındaki yabancı nesnel dünyanın sınırlarını daha önce hiç olmadığı kadar genişletme arzusunu yansıtmaktadır. Sermayenin işçinin hem fiziksel dünyasını hem de iç dünyasını daha önce başarılamamış ölçüde daraltma ve boyunduruk altına alma arzusunu yansıtmaktadır. 

Bu boyunduruğa karşı çıkmak için, yabancılaşmayı Marksist gelenek içinde konumlandırmanın yanı sıra irdelenmesi gereken ikinci konu yabancılaşma ve sosyalist strateji tartışmasıdır. Diğer bir deyişle, yabancılaşmanın somut sınıf mücadelesiyle bağını kurmaktır aslolan. Bu tartışma bizi zorlu sorular üzerine düşünmeye yöneltiyor: Zamanın ve mekanın yeniden yapılanması sonrası emekçiler hangi araçlarla, nerede, nasıl ve ne zaman bir araya gelecekler? Birlikte nasıl söz üretecekler? Yabancılaşmayı ortadan kaldıracak sınıf mücadelesi, somut yaşam koşullarının sınıfı bir araya getirmesi, ortak deneyimlerin paylaşılması ve bu deneyimlerden ortak hareket biçimlerinin yaratılmasıdır. Emekçi kesimlerin işyeri ve dışında ortaklaşacağı zaman ve mekanları örgütlemek iyi niyetli bir gayretkeşlikten ötede siyasal iktidar karşısında bir yerde durmayı, durduğunuz yerde de fark edilmeyi gerektirir. Bu da ancak bağımsız bir sınıf hareketinin tahayyül edebileceği bir neticedir. Böyle bir hareketin kendine soracağı “ne kadar mücadeleciyiz”, “ne kadar bağımsızız”, “ne kadar bu topluma aitiz” soruları ile yabancılaşmanın boyutları arasında bir ilişki bulunmaktadır öyleyse… 

Hırsız zamanların, istilacı mekanların ve yabancılaşmış emeğin ortadan kalkması bu yeni gözlemlediğimiz süreçlerde örgütlenecek mücadelenin ürünü olacaktır. Ve sosyalizmin hedefi güzel olduğu kadar basittir: İnsanın yabancılaşmamış etkinliğiyle kendine özgü gerçekliğini inşa ettiği ve büyümesine engel olunmuş düşlerin yerini sınırlarından arınmış yaratıcılığın aldığı bir toplum.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir