Emekçi Sınıfların Ufkundan 1919’un Yüzüncü Yılı (Cumhuriyet)

1919’da başlayan antiemperyalist, bağımsız bir ülke mücadelesini, Türkiye’nin emekçi işçi-köylüleri büyük çoğunlukları ile desteklediler. 1919’dan bu yana 100 yıllık mücadele tarihi Cumhuriyetin kurucu felsefesindeki üç unsur üzerinde yükselir: Laiklik, üniter devlet ve sosyal devlet. Cumhuriyetin bu kurucu ilkelere bağlılığının tarihsel seyri onun sınıfsal yapısı ile açıklanabilir. Cumhuriyetin ve kurucu felsefesinin gelişim sürecini sınıflar arası güç dengesi ve mücadelesi içinde kavramak gerekir. Bu gelişim süreci bize, sınıflar arası mücadele ve bu mücadelenin iktisadi, siyasi ve ideolojik yapılardaki yansımaları hakkında çok şey söyler. Diğer bir deyişle, Cumhuriyetin tarihsel süreci içinde sınıflar arası mücadelede ibrenin sermayeye doğru yöneldiği anlarda kurucu felsefenin tanımı ve içeriği ile sınıflar arası mücadelede ibrenin emeğe doğru yöneldiği anlarda kurucu felsefenin tanımı ve içeriği oldukça farklıdır.

Bu yüzyıllık mücadelede emeğin ve emekçilerin siyaseti, yalnızca kendi siyasal, iktisadi ve sosyal haklarını değil tüm toplumu belirlemiştir. Emek siyasetini, emeğin örgütlenmesi ve bu örgütlenmenin talepleri/siyasal ufku üzerinden tartışabiliriz.

Cumhuriyetin ilk yılları yeni bir devletin kuruluş sancılarını içinde barındırır. Bu yıllarda kalkınma perspektifi ile ulusal bir ekonomi inşası hedeflenir. Bu yıllar aynı zamanda geçmişin politik ve ideolojik mücadelelerini de içinde taşır. Bu koşullarda işçi sınıfının varlığı oldukça sınırlıdır ve sınıfa dönük yasal düzenlemeler, hedeflenen ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi ile uyumludur. Bu yıllarda hem işçi sınıfının yapısı hem ekonomik, siyasi ve ideolojik ortam emeğin örgütlenmesini ve doğrudan siyasette yer alabilmesini mümkün kılmaz.

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı bunalım emekçi sınıflar üzerinde derin tahripkâr etkiler bırakır. Tüm üretken sektörlerin ve milli gelirin gerilediği bir süreçte emekçiler büyük bir yokluk dönemine mahkûm olurlar. 50’li yıllara gelindiğinde, ekonomi, Demokrat Parti eliyle dış ticarete, dış yardımlara ve dış borçlara bağımlı hale gelir. Köyden kente göç ve gecekondulaşma emekçi sınıfların hayatına damga vurur.

60’lı ve 70’li yıllar ile birlikte sanayi burjuvazisinin yükselmesiyle ülkenin toplumsal, siyasal ve iktisadi alanlarında ağırlığı artan bir işçi sınıfından bahsetmek mümkün olur. Bu yıllarda ulusal ekonominin varlığında, büyük ölçekli Fordist üretim hâkimdir. Sosyal refah devleti iktisadi ve siyasal süreçlerde belirleyicidir. Sanayileşme ve kalkınma önemli makroekonomik politikalardır. İşçi sınıfının önemli bir bölümü, kamunun da ciddi bir paya sahip olduğu istihdam imkânlarına, görece yüksek ücretlere, güvenceli çalışmaya ve sosyal haklara sahiptir.

Bu dönemin emek siyasetinde ilk olarak emeğin örgütlerini görürüz. Sendikalar ve emekten yana politika üreten siyasal partiler güçlüdür. Bu örgütler büyük, merkezi, dikey ve hiyerarşik yapılardır. Döneme renk veren başka bir örgütlenme ise emekçilerin öz örgütlülükleridir: Kooperatifler, mahalle komiteleri ve meclisleri… Ayrıca örgütlü kapitalizmin yarattığı sınıfa ve özellikle mesleklere yönelik yapılar da belirleyicidir. Mühendis, mimar odaları, barolar, tabip odaları gibi. Bu yapılar mesleki örgütlenmeler olarak kurulsalar da emeğin örgütlülüğünden etkilenerek sınıf örgütü formuna yaklaşmışlardır.

Emeğin talepleri halkçı ve kamucu programlarda kendine yer bulur. İşçi sınıfının ekonomik, siyasal ve toplumsal talepleri doğrultusunda eşitsizliklerin, yoksulluğun ve işsizliğin ortadan kaldırılması hedeflenir.

80’ler ve 90’lar ise bir önceki dönemin yerini neoliberal siyaset ve iktisat politikalarına bıraktığı yıllardır. Bu yıllar küresel neoliberal politikaların, finansallaşmanın, postfordist üretimin ve yeni iletişim teknolojileri ile dönüşen zamanın ve mekânın yıllarıdır. Kamu istihdamı tasfiye edilir. Emekçiler ve işçi sınıfı için düşük ücretler, güvencesiz çalışma ve sosyal hakların kaybı söz konusudur. Bu yıllarda her ne kadar kamu sendikacılığı ve gençlik hareketinin yeniden canlanması söz konusu olsa da bunlar uzun erimli olamaz. Örgütlenmede dönemin zaman ve mekânına uygun, resmî olmayan, esnek, dağınık, yatay ve gevşek yapılar öne çıkar.

Emeğin talepleri bireyselleşmiştir. Bireyler kültürel, etik ve etnik varoluşları ile siyaset alanındadır. Siyasal talepler ve mücadele, yaşam tarzlarında özgürlükçülük, toplumsal cinsiyet, etnisite, kimlik gibi farklılık temelli nitelikler etrafında örülür.

2000’li yıllar ve sonrası neoliberalizmin iktisadi ve siyasal kriz dönemidir. Bu krize kendi politikalarını devam ettirerek cevap üretmeye çalışır fakat bu, işlerin iyice sarpa sarmasına neden olur. Finansallaşma ve metalaşma, emekçiler için güvencesiz-geleceksiz çalışma ve yaşam koşullarını derinleştirir. Bu krizi 80’li ve 90’lı yılların örgütlenme biçimi ve talepleri ile karşılamak mümkün görünmemektedir. 2000’li yılların başında hem dünyada hem de Türkiye’de emekçiler kendi taleplerini yükseltirler. SEKA Direnişi, Tekel Direnişi ve Metal Direnişi yeni yüzyılda derinleşen ekonomik ve siyasal krize karşı yükselen mücadelelerdir. Bununla birlikte 2000’li yıllar toplumun büyük bir bölümünün proleterleşmeyi ya da yeniden proleterleşmeyi deneyimlediği, neoliberalizmin en otoriter formlarda hayata geçirildiği bir dönemdir.

Mücadelenin 100. yılında, bugünden geriye baktığımızda Cumhuriyetin kurucu felsefesinin tüm toplum lehine ilerletilebildiği ve Anadolu aydınlanmasının halkçı programlarla iç içe geçtiği dönemler, emeğin ve işçi sınıfının siyaset alanında etkin olduğu dönemlerdir. Dolayısıyla bugün Cumhuriyetin kurucu felsefesini yeniden inşa etmek ancak emekçi sınıfların Cumhuriyet içinde temsilinin artması ile mümkün olacaktır. İşçi sınıfının temsilinin artması, siyasetin sosyal yurttaşlık ve hak söylemi temelinde şekillenmesine izin verir. Diğer bir deyişle, bugünün koşullarında, sosyal devletin yok olduğu ortamda, derin yoksulluğa düşen çalışan sınıfların dili, derdi ve çözümü Cumhuriyetin geleceğini belirleyecektir. Bu, Türkiye solunun da Cumhuriyetin kurucu felsefesini yeniden gündemine almasını gerektirir.

1919’da başlatılan mücadele yalnızca emperyalist işgale karşı kurtuluş mücadelesi değil, aynı zamanda monarşik ve din temelli hanedanlığa karşı bir yurttaşlık ve laiklik mücadelesidir de. Cumhuriyetle tesis edilen yurttaşlığın ve laikliğin tarihsel anlamını ve değerini teslim etmek, onu sosyal yurttaşlık temelinde genişletmek isteyen herkes için tarihsel bir sorumluluktur. Başka bir dünya umudunu besleyen kılcal damarlar ancak Cumhuriyetin kurucu felsefesinin içerilip aşılması ile büyütülebilir.

100. yılında mücadeleyi selamlamak, Cumhuriyetin sınıfsal sarkacında laik, halkçı, kamucu ve anti emperyalist programları yeniden talep ve inşa etmekle mümkündür.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir