Bastiani Kalesini terk etmek (soL)

Salgın günlerindeyiz. Geniş emekçi kesimlerin doğrudan tehdit altında olduğu günlerdeyiz. Etkisizleşen sosyal haklar, iş hukukunun her geçen gün daha da daralan “koruma” işlevi, kapalı devre çalışma modelleri, sevdiklerimizin sağlıklarına yönelik endişeler, uzun çalışma saatleri ile işsizlik arasında gelip giden yaşamlarımız… Salgının yarattığı ekonomik ve toplumsal yıkıntıda, siyasal iktidarın söyleyecek sözü, tutunacak dalı kalmamışken muhalefetin sesi yükselemiyor. Muhalefet emekçi kesimler adına yapılamadığı için, emperyalistlerin düzenini hayata geçiren sınırlarda yani uluslararası burjuvazinin hesabına ve diliyle yapıldığı için, yarını kuracak olan yaratıcı toplumsal enerjiyi harekete geçiremiyor. Siyasal iradeyi öremiyor, büyütemiyor. Buzzati’nin Bastiani Kalesi’ndeyiz sanki.

Bastiani Kalesini Dino Buzzati Tatar Çölü adlı romanında anlatır. Kale kimsenin gelip geçmediği, öte tarafında ne olduğunun, kimlerin yaşadığının bilinmediği bir çölün sınırındadır. Oraya gelenler alışkanlıkların, gündelik ritüellerin etkisiyle bilinçli ya da bilinçsiz kaleyi terk edemezler. Söz konusu alışkanlıklar ve gündelik ritüeller ne kadar bunaltıcı olurlarsa olsunlar taşıyıcılarına bir güvenlik hissi verdiklerinden midir bilinmez, kale sakinleri hiçbir zaman aşamayacaklarını düşündükleri bilinmezlikle dolu toprakların kıyısında donmuşlardır. Tam da aşılmak için önlerinde duran geleceğin karşısında alışkanlıklarına sarılıp donmuşlardır sanki. Adım atmaktan başka bir şey yapmalarının gerekmediği yerde, burjuva ideolojisinin alışkanlık olarak sunduğu şeylere sarılıp beklemektedirler. Bugünün muhalefeti de böyledir, burjuva siyasetinin kalesi olan Bastiani Kalesini yurt bellemiştir. 

Muhalefet burjuva siyasal alanına hapsoldukça açlık, yoksulluk ve geleceksizlik altında ezilen emekçi kesimlerin istekleri siyasetin diline dönüşemiyor. Emekçi kesimlerin kendi seslerini taşıyacak kimseler de çölü aşmak için uzun yollar yürüyüp Bastiani Kalesine gelince dönüştürülüyor. Burjuva siyasal alanına hapsolmak ne anlama geliyor? Emperyalist toplumlar içerisinde üretilen kavramlarla ve bu toplumların yönetici sınıflarıyla kendi toplumunun içinde “muhalefet etme” anlamına geliyor. Bu dil her durumda ulusal olan emekçi kesimlerin dertlerini okumak için gerekli kavramlardan yoksun. Emekçi kesimlerin gerçeklerine uzak. Hal böyle olunca, “emek siyaseti” olarak anlaşılan şey ya siyasal iktidarın bir düzenlemesi sonrasında ya da işyerlerinde yaşanan somut olumsuzluklar sonrasında söz söyleme eylemine dönüşüyor. Tabii söz konusu olumsuzlukların gündem olmadığı durumlarda bu tepkisellik de söz konusu olmuyor. Siyasal iktidar farklı gündemler yarattığındaysa muhalefet oralara savruluyor ve emekçiler karanlığa geri gönderiliyor. Burjuva siyaset alanına hapsoldukça, emek siyaseti ve emek politikaları muhalefetin siyasetinde merkezi bir yer edinemiyor.

Dolayısıyla muhalefet alışılmış düşünce kalesi içinde tutsaktır. Burjuva siyasal alanının sınırları içine sıkışmıştır. Sözünü ve politika önerilerini bu sınırlar içinde şekillendirmektedir. Burjuva siyasal alanının kurduğu oyun sahası içinde yalnızca itiraz etmekte ya da moda tabiriyle “ezber bozmak”tadır. 

Oysa ki ihtiyacımız olan emek siyasetini ve emek politikalarını siyasetin merkezine almaktır. Siyasetin omurgası kılmaktır. Yani basitçe kaleyi terk etmek, bilinmezliğiyle bizi çaresiz bırakan çöle, okyanusa, savanaya, yani her ne ise ona doğru bir adım atmaktır. Başka bir dünya, başka bir ülke ancak ona doğru yürüyenlerin gidebileceği bir yerdir. Dolayısıyla bugün sosyalist siyaset, başkalarının verdiği sözlerle kurulan, kurtulmak istediğimizi koruyan ve sınıf eksenini yitirmiş bir siyasete karşı yarını kuracak olandır. Sosyalist siyaset, ceberrut ve özgürlük karşıtı çöl hayvanlarının tehlikelerini anlatan koca koca ansiklopedileri sırtımızda taşımaktansa gidip o hayvanların içinde olduğu doğayı biçimlendirmektir. Dolayısıyla bugün sosyalist siyaset, Bastiani Kalesine hapsolmuş, topluma yılgınlık ve umutsuzluk veren siyasal iktidara ve muhalefete karşı tek çıkış yoludur. 

“Kimse işsiz kalmayacak. Herkesin insanca yaşayacağı bir evi olacak. Isınma, aydınlanma, su, toplu taşıma ücretsiz olacak. Eğitim ve sağlık ücretsiz, eşit ve erişebilir olacak. İnsanların özgürce ve sağlıklı yaşayacağı kentler olacak” diyen bir sosyalist siyaset. Basit olduğu kadar gerçekçi, sade olduğu kadar heyecan verici, net olduğu kadar umut verici…

Buzzati, Bastiani Kalesine sıkışmışlığı şu sözlerle anlatıyor: “Çıplak ve rutubetli duvarlar, sessizlik, ölgün ışık, her şey, kaledekilerin, dışarıda, dünyada bir yerlerde çiçeklerin, gülen kadınların, neşeli ve insana kucak açan evlerin varlığını unuttuğunu düşündürüyordu.” Burjuva siyasetinin kalesi olan Bastiani Kalesini ve onun çıplak-rutubetli duvarlarını, sessizliğini, ölgün ışığını terk etmenin zamanıdır. İnsanın insanı sömürmediği, işsizliğin olmadığı, herkesin sağlığa, eğitime, konuta eşit ve ücretsiz erişiminin olduğu sosyalist topluma yol almanın zamanıdır. Diğer bir deyişle çiçeklere, gülen kadınlara, neşeli ve insana kucak açan evlere doğru yol almanın zamanıdır.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir