Aynı gökyüzü altında borçlu hayatlar (BirGün Pazar)

Derin iktisadi ve siyasi krizde ülkenin emekçileri için gündelik hayatın devamı üç köşeli bir örüntüye sahip: Geçim, gelir ve borçlanma. Geçimlerini sağlama çabasındaki emekçiler, elde ettikleri gelirin yetersiz kaldığı yerde borçlanarak yaşamlarını devam ettiriyor. Gelir ve borçlanma sarkacında salınan gündelik hayatlar ve ömürler… “Emekçiler için hayat umulanı vermiyor” demek zor, zira umut çoğu emekçinin duyguları arasında yer almıyor. Geçim derdi ise asla bitmiyor.

Gelir, geçim ve borçlanma günlük yaşam muhasebesinin duygusuz ve teknik unsurları değildir. Emekçilerin toplumsal koşullarını da açığa çıkarır. Bu konulara ilişkin emekçilerin sözleri, tavırları ve ifadeleri onların ahlaki, toplumsal ve politik yargılarını gösterir. Kendilerinin toplumsal konumuna dönük algılarına dair ipuçlarını, kendilerini saran ilişkilerle kurdukları bağlantıyı verir.

Bu bağlantıyı son yıllarda işçi sınıfının farklı kesimleri üzerine yürüttüğüm çeşitli araştırmalarda yakından gözlemleme imkânım oldu. Mavi yakalı işçilerin, kamu emekçilerinin ve mühendislerin emek piyasasındaki, işyerlerindeki ve toplumsal, siyasal hayattaki deneyimlerini anlamaya ve açıklamaya çabaladım. Tüm bu kesimler için ortaklaşan ve farklılaşan borçlanma deneyimlerine birlikte bakalım.

Günümüzde işçi sınıfının tüm kesimlerini saran gelişme artan borçlanmadır. Mavi yakalı işçiler, kamu emekçileri ve mühendisler borç ekonomisi ile bütünleşiyor ve borç ile yaşamını sürdürüyor. Borç ekonomisinin yapıtaşı finansallaşmadır. Finansallaşma, finansal işlemlerin artmasını, sanayi ve ticaret işletmelerinin yönetiminin değişmesini, banka ve diğer finansal kurumların dönüşmesini ifade ediyor. Fakat toplumsal yapı için bundan çok daha fazlasına işaret ediyor. Finansallaşma ile işçi sınıfı da doğrudan bu faaliyetlere katılıyor. Finansallaşma süreci, işçi sınıfı için borçlanmadır. Borçlanma, konut, eğitim, emeklilik, sağlık gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını belirler hale gelmiştir.

Genel manzaraya baktığımızda, her on mavi yakalı işçiden dokuzu borçludur. Borç almadan hayatını sürdüren neredeyse yoktur. İstihdam biçimi ile birlikte düşündüğümüzde, beklenildiği gibi kadrolu işçiler daha nadir, taşeron işçiler ise sık sık borç almaktadır. Kamu emekçisi için de durum farklı değil: Her on kamu emekçisinden sekizi borçlu. Mühendislere gelince, onların da yarısı kazançlarıyla yaşamlarını sürdüremiyor ve borçlanmak durumunda kalıyor.
Bu tartışmayı farklı sorular ışığında ortaya koymak mümkün. İlk soru: Gelir ve borçluluk ilişkisi nasıl? Farklı gelir düzeyine sahip emekçiler benzer borçluluk deneyimlerine sahipler. Bir başka deyişle gelirin yükselmesi borçlanmanın azalmasına neden olmuyor. Gelir arttıkça ya tüketim normları farklılaşıyor ya da yeni ihtiyaçlar saptanıyor. Diğer bir deyişle, borçlanma değil ama borçlanma biçimi emekçilerin gelir düzeyine göre farklılık gösteriyor.

İkinci soru: İşçi sınıfı için borçlanma biçimleri nasıl şekilleniyor? Burada iki eğilimden bahsedebiliriz: Birincisi, gündelik hayatı sürdürmek için ihtiyaç kredisi almak veya kredi kartı kullanmak. İkinci eğilim ise yaşam standardını yükseltmek için konut kredisi/araba kredisi almak. İlk eğilimi, düşük ücretlere sahip mavi yakalı işçilerde, kamu emekçilerinin büyük bölümünde ve de genç mühendislerde gözlemlemek mümkün. Sınıfın bu kesimleri kazandıkları gelirlerle yaşamlarını sürdüremiyor ve borçlanmak durumunda kalıyor. İkinci eğilime ise görece yüksek ücret alan mühendislerde rastladık. Bu mühendisler gündelik hayatı bir ölçüde kazasız belasız sürdürebiliyor fakat yaşam standartlarını iyileştirmek için borçlanıyor.

Üçüncü soru: İşçi sınıfı için borçlanma kanalları neler? Burada da iki eğilimi tartışabiliriz. İlki kurumsal borçlanmadır. Bankalar eliyle gerçekleşir. Diğeri ise kurumsallaşmamış borçlanmadır. Arkadaşlar, akrabalar, hemşeriler ve eş-dost aracılığıyla yapılır. Kurumsallaşmamış borçlanma pek çok durumda paternalist ilişki ağlarına da işaret eder. Paternalist ilişki ağları, işçi sınıfını bir “baba şefkati” ile koruyan ve kollayan tüm sosyal ağlar ve düzenlemeleri içerir. Paternalist ilişkiler, aile, cemaat gibi yapılar eliyle kurulur.

Kırın çözülmesinin ardından işçi sınıfı içinde enformel dayanışma ilişkileri kentlerde akrabalar arasında sürüyor. İşçiler bankaların eline düşmektense paternalist ilişki ağları içinde akrabalarından borçlanmayı tercih ediyor. Diğer yandan, bankalara “paçayı kaptıranlar” da hiç az değil. 50 yaşlarındaki belediye işçisi şöyle anlatıyor: “Sıkıştığım zaman kredi çekiyorum. Baktım o da olmuyor, tekrar kredi çekiyorum. Dört ayrı kredi kartım var. Borç çok. Sadece bende değil bütün herkeste. Bu borçlar yüzünden sıkıntıya giriyorsun. İşyerinde, evde sıkıntıya giriyorsun. O da ileride bir hastalığa neden oluyor.”
Kamu emekçileri için ise temel borçlanma kanalı büyük oranda bankalar. Bankalara başvurabiliyorlar çünkü. Memuriyete dayalı iş ve gelir güvencesi sayesinde daha kolay kredi alabiliyorlar. Böylelikle borçlanma düzeyi ve süresi de yüksek oluyor.

Mühendislere baktığımızda, kurumsallaşmış kapitalist üretim ilişkilerine sahip bölgelerde borçlanma kanalları arasında bankalar ön sıradadır. Diğer yandan, mühendislerin önemli bir bölümü, özellikle de gençler, aile içi ve eş-dost aracığılıyla da borçlanıyor.

Sonuç olarak, mavi yakalı işçiler, kamu emekçileri ve mühendisler borç yükü altındalar. Mühendislere ve kamu emekçilerine baktığımızda, bir “orta sınıf” profili görmekte zorlandığımız açık. Yaşananlar daha çok proleterleşme ve yeniden proleterleşme örüntülerine işaret ediyor.

Borç ilişkisi ile sermaye, işçi sınıfının sadece mevcut üretim kapasitesini ve emek zamanını değil, geleceğe yönelik beklenti üretme, kendisini saran ilişkiler hakkında düşünme ve bunları dönüştürme kapasitesini de bugünden satın alıyor. Borç ilişkisi ücret ilişkisinin karşısında yükseliyor. Onu emeğin imkan ve imkansızlıklarını belirleyen yegane unsur olmaktan çıkarıyor. Borçlanma adını emeğin tam tahakkümünün yaratılmasında seçkin bir yere kazıyor.

Emeğin imkan ve imkansızlıkları derken, bir yandan borç ilişkisinin sınıfın üyelerini sistemin içinde dermansız bırakan zorunlulukları akla geliyor. Diğer yandan, borç ilişkisinin baskısı farklı bir yaşama ve toplumsallığa açılma ihtiyacını arttırıyor. Bu ihtiyacı ihtimal ve imkan haline getirecek olan cumhuriyetin yurttaşları olarak emekçilerin taleplerinde kendisini ifade edecek olan iradedir.


İşçi sınıfı için devrimci imkan tüm kolaycı seçeneklerin tükendiği ve radikal çözümlerin kaçınılmazlığının ortaya çıktığı anda belirir. Bugün insan onuruna yaraşır bir hayat arayışı sosyalizmden başka bir yerde savunulamaz hale gelmiştir. Tüm dünyada sosyalizm gerçek bir seçenek haline gelirken bu topraklarda emekçilerle birlikte bu seçeneği yeşertmeliyiz. Biliyoruz ki sosyalizm kendine inanmayı bırakırsa, piyasa ayakta kalır, mahvettiği tüm hayatlara rağmen!

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir